Tek kişilik mücadele
Özet haber: Klasik müziğin zamansız zarafetini Anadolu nun binlerce yıllık ses havzasıyla buluşturan piyanist ve besteci Dengin Ceyhan, tuşların ötesine uzanan kültürel sorumluluğu omuzluyor. Piyanonun Kadınları ve Anadolu nun Yankıları projeleriyle küresel sahnede yankı uyandıran sanatçı, dünyanın birçok ülkesinde kültür başkentlerinde sahneye çıkıyor.
Klasik müziğin zamansız zarafetini Anadolu nun binlerce yıllık ses havzasıyla buluşturan piyanist ve besteci Dengin Ceyhan, tuşların ötesine uzanan kültürel sorumluluğu omuzluyor. Piyanonun Kadınları ve Anadolu nun Yankıları projeleriyle küresel sahnede yankı uyandıran sanatçı, dünyanın birçok ülkesinde kültür başkentlerinde sahneye çıkıyor.
KÜRESEL DİNLEYİCİLERE SUNUYOR Müzik tarihindeki erkek egemen anlatıya karşı entelektüel ve zarif bir manifesto niteliği taşıyan Piyanonun Kadınları nda Dengin Ceyhan ın piyano resitallerinde Clara Schumann, Lili Boulanger, Maria Szymanowska ve Mel Bonis gibi dâhi kadın bestecilerin eserleri yankılanıyor.
Anonim türkülerden klasik Türk müziğine, Ali Ekber Çiçek in deyişlerinden Cahit Berkay ın sinematografik melodilerine ve Pentagram ın rock tınılarına uzanan Anadolu nun Yankıları ise coğrafyanın ortak ruhunu küresel dinleyicilere sunuyor. BAĞIMSIZ SANATIN GÖRÜNMEZ YÜKÜ Dengin Ceyhan ın başarısını tescilleyen unsurlardan biri de, sanatsal derinliğin arkasında verdiği tek kişilik mücadelesi oluyor.
Dünyanın kültür başkentlerindeki en prestijli sahnelerin kapılarını aralamak, salon yöneticileriyle birebir müzakere yürütmek, lojistiği, prodüksiyonu ve uluslararası turne ağını sırtlamak... Ceyhan ın piyano resitallerini arkasında herhangi bir kurumsal yapı olmaksızın gerçekleştirmesi, süreci tam anlamıyla bir direnişe ve mücadeleye dönüştürüyor.
Dengin Ceyhan, Habertürk HT Stüdyo da dünya kültür başkantlerinde verdiği piyano resitallerinin dinleyicilerde bıraktığı etkiden, tek kişilik mücadelesinde yaşadıklarını anlattı.
Dengin Ceyhan ın Türkiye’nin çağdaş, üretken ve evrensel sanat yüzünü tek başına temsil eden bu yalnız mücadelesi, bir yandan bireysel iradenin sınırlarını zorlarken, diğer yandan ülkenin kültürel hafızasını dünyaya taşıyan bu tür vizyoner projelere neden sahip çıkılması gerektiğini hatırlatıyor. BENİ PİYANOYLA BULUŞTURAN VE SEVDİREN İLK REHBERİM • Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı mezunusun.
Orada Gülsin Onay ve İdil Biret le çalıştın. Onay ın ve Biret in sana katkıları ne olmuştur? 8 yaşında Natalia Soğuksu dan aldığım derslerle piyanoya adım attım. Oldukça yaramaz bir çocukluk geçirdiğim için bana sabreden, piyanoyu sevdiren ilk kişi olması açısından kendisinin hayatımda çok özel ve büyük bir yeri vardır.
11 yaşında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını kazanarak ortaokuldan itibaren bu büyük aileye katıldım. Ortaokul, lise, lisans ve yüksek lisans derken; yaklaşık 15 yıllık kesintisiz bir eğitimle bu yuvadan mezun oldum. Bu uzun ve dönüştürücü süreçte Prof.
Binnur Ekber ile çalıştım; bugün piyanist kimliğimin şekillenmesindeki en büyük etken, şüphesiz kıymetli hocalarımın bana kazandırdıklarıdır. Tabii ki bu 15 yıllık maraton boyunca sınıf çalışmalarında; İdil Biret, Gülsin Onay, Misha Dacic ve Daniel Gortler gibi dünya çapında çok önemli piyanistlerle bir araya gelmek, onlarla çalışmak ve aynı iklimi solumak paha biçilmez katkılar sundu.
İdil Biret in o entelektüel disiplini, sahnede sergilediği kusursuz otoritesi ve repertuvar genişliği; Gülsin Onay ın ise tuşesindeki o eşsiz zarafet, müzikal ifade gücü ve uluslararası arenadaki duruşu benim için çok büyük birer ilham kaynağı oldu. Onlarla aynı sahne tozunu yutmak ve birebir çalışmak, müziğe bakış açımı kökten şekillendirdi.
Ancak yine de bir müzisyenin hayatına en net dokunanlar, onu ilk adrese ulaştıran ve bu yolda tutanlardır: Beni piyanoyla buluşturan ve sevdiren Antakya daki ilk rehberim Natalia Soğuksu ve Ankara daki temel mimarım Prof. Binnur Ekber... PİYANO ÇALMANIN GETİRDİĞİ O DERİN ODAKLANMA HALİ RUHUMU HEP DİNGİNLEŞTİRDİ • Piyano çalmak seni sakinleştirdi mi? Belki de oraya odaklanmam hiperaktivitemi azaltmış olabilir...
Aslında piyano çalmanın getirdiği o derin odaklanma hali ruhumu hep dinginleştirdi. KÜÇÜK BİR SAYGI DURUŞUYLA BAŞLAYAN İLHAM • Piyanonun Kadınları projesi nasıl doğdu? Bu proje en başta bilinçli bir amaçtan ziyade, hayatın akışı içinde doğan bir ilhamla gelişti. 2020 de Ankara dan İstanbul a taşındıktan kısa bir süre sonra bir kız evlat edindim; bir kedi.
O dönemde klasik müzik dünyasında bildiğim tek kadın besteci Clara Schumann dı. Bu yüzden kedime onun adını verdim; Clara... Bir gün Clara Schumann ın doğum ya da ölüm yıl dönümünde küçük bir saygı duruşunda bulunmak istedim ve kızıma; Gel, senin için onun bir eserini çalayım dedim. İnternetten notasını bulup deşifre etmeye başladığımda eser çok hoşuma gitti. Zaten Clara da piyano dinlemeye bayılıyordu.
Ardından, acaba bu eserleri dünyada başka piyanistler nasıl yorumlamış diye baktığımda, maalesef herhangi bir Türk piyanistin bu alanda bir çalışma ya da projesine rastlayamadım. Yurt dışında birkaç örnek görsem de, bu eksikliği fark etmek bende bir kıvılcım yaktı; Bunu neden bir projeye dönüştürüp müzikseverlerle buluşturmayayım?
Böylece ortaya çıkan albüm ve konser projemizde; aralarında Avrupalıların, Güney Amerikalıların ve tabii ki Türk bir kadın bestecinin de yer aldığı, dünyanın dört bir yanından 13 harika kadın bestecinin eserlerine yer verdim. Maalesef hayatın her alanında olduğu gibi, klasik müzikte de erkek egemen bir düzen hâkim.
Halbuki gün ışığına çıkmayı bekleyen o kadar muazzam eserler ve keşfedilmesi gereken hayat hikâyeleri var ki... Bu projenin hem bilinmeye hem de sahnelerde anlatılmaya değer olduğuna inandığım için bu yola çıktım. PİYANİSTLER YALNIZ İNSANLARDIR • Taktik aldın mı? Aslında yol boyunca kulağıma çalınan en çarpıcı taktik şu oldu: Bütün piyanistler yalnız ölecek! Neden mi?
Projedeki o 13 kadın bestecinin hayat incelemelerini yaptığımda, aralarından yalnızca bir tanesinin evli ve mutlu bir aile hayatıyla ömrünü sürdürebildiğini fark ettim. Diğerlerinin o çalkantılı, mücadele dolu hayatlarına bakınca, sanatın ve bu yolda verilen fedakârlıkların insanı biraz bu kaderle baş başa bıraktığı gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz.
Dolayısıyla bizim kulüpte işler biraz öyle yürüyor; yalnız öleceğimiz yönündeki taktikleri de böylece almış olduk! Piyanistlik özünde bir yalnızlık mesleği. GENELDE HEP KENDİLERİNDEN SORUMLUDURLAR • Genelde öyle midir? Yalnız olmamak üretimi zedeler mi? Bence kesinlikle öyle... Tabii ki Başka türlü olamaz mısın? diye düşünülebilir ama mesele şu ki, piyanistler genelde hep kendilerinden sorumludurlar.
Mesela yaylı veya üflemeli çalgılar çalan müzisyenler, bir orkestranın içerisinde hep birlikte, toplu hareket etme kültürünün ve ahengin içindedirler. Fakat doğrudan solo piyano konserleri veren ve bu yolda kendi başına var olmaya çalışan biriyseniz, bu durum ister istemez karakterinize de yansıyor. Elbette Kesinlikle böyledir diye katı bir kural yok ama elimizdeki istatistiki veri oldukça net.
O 13 kadından sadece biri... Öte yandan, yalnız olmamak üretimi zedelemiyor ya da azaltmıyor; mesele zamanı iyi planlamak ve dengeyi kurabilmekte. Zaten hayatı o disipline oturtmak gerekiyor. Şöyle söyleyeyim: Örneğin önümüzdeki yeni konser sezonunda, ekim ayından nisan ayının 16 sına kadar süren soluksuz bir 6 aylık süreçten bahsediyoruz.
O yoğunlukta bile doğru bir zaman yönetimiyle hem üretimini koruyabiliyor hem de hayatın diğer alanlarını dengede tutabiliyorsun. HER İŞİ KENDİM KOORDİNE EDİYORUM • Anadolu nun Yankıları ile dünya turnen var. Organizasyonu, menajerlik ve finansal süreçleri nasıl yürütüyorsun? Organizatör yok, menajer yok; her şeyi kendim koordine ediyorum.
Türkiye de son iki senedir yurt dışına açılmadan önce birçok şehirde sahne alabilmek için çok çabaladım, projeler ürettim ve çoğunu da hayata geçirdim. Fakat bir süre sonra bu bana yetmemeye başladı; daha fazla globalleşme isteği, bu konserleri yurt dışında da yapma motivasyonumu tetikledi. Üstelik dışarıda size sunulan imkânlar Türkiye dekinden çok daha farklı olabiliyor.
Tabii ki bunun için önce ortaya koyduğunuz çalışmaların niteliği, ardından da bunların karşılığının ne olduğu önemli ama eğer gerçekten bu işe yüreğinizi koyduysanız, bir maddi kazanç ya da gelir hesabı gütmeden, sırf o tutku adına yapıyorsunuz. Tıpkı kadın besteciler hikâyesinde olduğu gibi, o ruhu kendi hayatıma da uyarladım.
SAHNELERLE DOĞRUDAN İLETİŞİME GEÇİYORUM • Neden bir organizatör ya da menajerle çalışmıyorsun, resital süreçlerini sıfırdan nasıl organize ediyorsun? Doğal olarak organizatörler ve menajerler yaptıkları işin ticari karşılığını almak isterler; bunu hepimiz hayatımızı idame ettirebilmek için isteriz.
Fakat klasik müzik ve özel projelerimizin hitap ettiği kitle, popüler türlere göre daha niş olduğu için, onların beklediği o ticari karşılığı her zaman sağlamak mümkün olamayabiliyor. Bu riski ve yatırımı kimse üstlenmeyince, bu yola baş koyduğum için bu fedakârlığı da kendim yapıyorum. Süreç şöyle işliyor: Çeşitli salonlar ve sahnelerle doğrudan iletişime geçiyorum.
İlk olarak kendimi tanıtıp, onların gözünde o kalibrede bir piyanist olduğumu ortaya koyuyorum. Ardından işin lojistik ve masraf boyutu konuşuluyor. Bu aşamalar çözüldükten sonra, yıllar içinde dünyanın dört bir yanında edindiğimiz dostlar ve bu işlere gönül veren arkadaşlarımızın da desteğiyle teknik detaylar, organizasyon ve reklamasyon kısımlarını tek tek örüyoruz.
Gerçekten dışarıdan göründüğünden çok daha zor bir süreç; adeta piyano çalışmak dışında her şeyi yaptığımız bir operasyon. BEN BU PARAYLA GİDER YURT DIŞINDA KONSER YAPARIM • Projenin uluslararası boyuta taşınmasının asıl hikâyesi nedir? Türkiye de çok çalmayı arzu ettiğim prestijli sahnelerden biriyle görüşmeye gitmiştim.
Ancak bana projeyi satın alamayacaklarını, sadece salonu çok yüksek bir tahsis bedeli karşılığında verebileceklerini söylediler. Karşılaştığım bu fahiş rakamı duyunca içimden, Ben bu parayla gider yurt dışında konser yaparım dedim ve o sahnede çalmaktan vazgeçip rotayı yurt dışına çevirdim. Böylece bugünkü global turne yapısının da temelini atmış oldum.
O gün açıkçası canım çok sıkılmış, moralim oldukça bozulmuştu ama hayat bazen kapıları kapatırken, o yaşanmışlığın içinden çok daha geniş, yepyeni bir dünyanın kapısını aralıyor. İLİŞKİ AĞLARINA VE LOBİCİLİĞE DAYANIYOR • Anladığım kadarıyla yurt dışında sahneye çıkmak Türkiye de sahneye çıkmaktan daha kolay. Öyle mi?
Zannedildiği gibi yurt dışında sahneye çıkmak aslında daha kolay değil; aksine orada da kendi lojistiğini, planlamanı ve operasyonunu tek başına sırtlanıyorsun. Olay kolaylık meselesi değil, kapıların sana tıkandığı yerdeki zihniyet farkı. Şöyle açıklayayım: Klasik müzik aslında Türkiye de Cumhuriyet in ilk yıllarından itibaren Atatürk ün en çok önem verdiği, üzerine titrediği alanlardan biriydi.
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı nın kökeni olan Musiki Muallim Mektebi bu vizyonun eseridir. Dolayısıyla dünyada klasik müziğin evrimi ve işleyişi belli bir ekosistemde ilerlerken, bizim ülkemizde aynı seyirde ve adil bir akışta ne yazık ki devam etmiyor. Türkiye de işler maalesef liyakatten ziyade başka önceliklere ve kapalı kapılar ardındaki ilişki ağlarına, yani eşsiz bir lobiciliğe dayanıyor.
Dünyanın hiçbir yerinde buradaki kadar baskın bir lobicilik göremezsin. O kadar çok iyi proje, o kadar nitelikli müzisyen var ki... Fakat o pastanın içi liyakatle dolmadığında, o yetenekler hak ettiği yeri bulamıyor. Karşına çıkıp Konser vermesin, sahneye çıkmasın, engelleyelim denmiyor belki ama projeler, sisteme takılıyor, salon bulamıyorsun. Çünkü mekanizmanın öncelikleri çok başka.
Tabii ki yanlış anlaşılmasın; Türkiye de de en çok konser veren piyanistlerden biriyim ama bunu ne devlet destekli, ne belediye imkânlarıyla ne de arkamda bir kurum gücüyle yapıyorum. Sadece kendi vizyonumla, kendi dişlerimle, tırnaklarımla yapıyorum. Zamanında bu adaletsizliklere çok isyan ettim ama bir süre sonra insan isyan etmekten de yoruluyor.
Enerjini sistemi değiştirmeye harcamak yerine, o enerjiyi alıp kendine yepyeni, adil ve engelsiz bir yol bulmak zorunda kalıyorsun. DİPLOMATİK TEMSİLCİLERİMİZ BİZZAT KATILIYOR • Kendi ülkende ilgisizlikle mücadele ederken, başka ülkelerde Türk diplomatik temsilcilerinin konserlerine bizzat destek vermesi sana neler hissettiriyor?
Canın sıkıldığında o enerjiyi hayıflanarak değil, üretken bir çıkış yolu arayarak değerlendirmek gerekiyor; hayatın her alanında bu böyle. Aslında dışarıdan bakıldığında gerçekten de yurt dışında daha çok sahne alıyormuşum gibi görünür, ki bir noktada öyle de. İşin en ironik ve düşündürücü taraflarından biri de budur.
Kendi ülkemizde yaptıklarımızı ilgili mercilere, yetkililere ulaştırmakta binbir zorluk çekerken; yurt dışındaki konserlerimize Türkiye nin diplomatik temsilcileri bizzat ve haber vermeden katılıyor. Geçen sene Paris konserimize büyükelçilik müsteşarımız geldi; Hollanda konserimize sayın Amsterdam başkonsolosumuz, Brüksel konserimize ise sayın Brüksel başkonsolosumuz teşrif etti.
Üstelik bunu hiçbir resmi duyuru ya da yönlendirme bekletmeden, saf bir nezaket çerçevesinde yaptılar. Kendi ülkende görmediğin bu ilginin gurbette karşına çıkması, buradaki sistemin ne denli çarpık ve kör olduğunu çok net özetliyor herhalde. KUSURSUZ OLMAK ASLINDA BİR NEVİ YALANCILIKTIR • Dünyanın birçok kültür başkentinde Türkiye yi temsil ediyorsun; bu sana nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
Aslında sorumluluktan ziyade, duygusal yükü çok yüksek bir hissiyat içinde oluyorum. İlk yurt dışı konserimi iki sene önce Hong Kong da yapmıştım. Sahne üstünde normalde oldukça kontrollü birisiyimdir fakat o gün o anın büyüklüğüne dayanamayıp gözlerimin buğulandığını çok net hatırlıyorum. Bu noktada müzik üzerine hep düşündüğüm bir şey var: Konserlerdeki görsellik ve prodüksiyon dünyası malum.
Ancak geçmişin dev isimlerini, örneğin Pink Floyd u veya Beatles ı düşündüğümüzde; o dönemin kayıt teknolojisi bugünkü kadar tertemiz değildi. Arkada hafif bir dip ses, bazen akort bozuklukları ya da vokalde ufak entonasyon hataları olurdu ama o kayıtlar bize bugün çok daha tatlı, çok daha samimi geliyor. Çünkü insan kulağı ve hayatın kendisi bu kadar pürüzsüz değil.
Günümüzün o dijital olarak kusursuzlaştırılmış kayıtları bana pek hitap etmiyor. Çünkü kusursuzluk insani olmaktan çıkıp bizi bir süre sonra rahatsız ediyor. Kusursuz olmak aslında bir nevi yalancılıktır. Gerçek sanatı ve müziği hissetmek istiyorsan, o insani dokuyu ve doğallığı koruman gerekir. ABD VİZE VERMİYOR • Gelecekle ilgili planların neler?
En büyük hayallerimden biri, Türkiye de henüz gitmediğimiz, sesimizin daha az ulaştığı yerlere gitmek. Tabii ki Karadeniz gibi daha az konsere gittiğimiz bölgeler var ama onun dışında İç Anadolu dâhil her yere sürekli gitmeye çalışıyorum. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirler bu kültürel etkinliklere zaten fazlasıyla ulaşıyor.
Fakat birkaç yıl önce Siverek te resital verdim; oradaki ilk piyano resitaliydi ve insanlardan öyle muazzam, aç bir ilgi gördüm ki... Sanatın en çok ihtiyaç duyduğu yerlerde karşılık bulması insana manevi olarak çok iyi geliyor. Bu yüzden büyük şehirlerin yanı sıra gidilmeyen, dokunulmayan noktalara ulaşmaya devam etmek istiyorum. Dünya genelinde ise planlarımız arasında daha önce sahne almadığımız yerler var.
Aslında bu dönem için Güney ABD nin yanı sıra Kuzey Amerika ve Orta Doğu da da bazı turne planlamalarımız vardı. Fakat son dönemdeki küresel gelişmeler ve çatışmalar ne yazık ki her şeyi zorlaştırıyor. Kuzeydeki gerilimler bir ülkeye girdiğinde diğerine geçmeni engelliyor; bölgesel krizler hepimizin işini doğrudan etkiliyor.
Örneğin, ABD den üst üste iki kez vize reddi aldım; üstelik nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. İlkini İstanbul dan yapmıştım, ikincisinde ise Boston daki bir konservatuvardan masterclass vermek üzere resmi, imzalı ve antetli davetiye aldım; Bu kez kesin olur diyerek büyük bir gururla Ankara da başvurdum ama yine reddedildim. Bütün seyahat geçmişim, tarihlerim, davetiyem ortadayken...
Reddedilmeden önceki son sordukları soru çok enteresandı; Bekâr mıydınız? dediler. Sadece Evet dedim. Herhalde arka planda bilemediğimiz başka dinamikler var. ABD bizi istemedi niyeyse, ama sağlık olsun; dünyanın geri kalanında kapılar açık.
Kaynak: Habertürk





